SAÇMALAMA
Günlerden pazar, camda kararmaya başlayan puslu nemli yaz yakıyor, klimanın fanı da son hız üşütüyordu. Yuvarlak masanın başındaki yemek yiyen beş kişi hararetle hafta sonu yorgunluğu sohbetinde adeta kaybolmuşlardı. Bir an hava elektriklendi. Sesler yükselirken hafta sonu tatsız bir anıya savruluyordu. Hiç kimse birbirini duymuyordu. Ne olmuştu da tartışma çıkmıştı?
Egolar çarpışmıştı. Çocukluğumun vazgeçilmez western filmlerinin bir sahnesinde at arabasında patlayıcı sıvı nitrogliserin şişelerin birbirine çarpınca patlaması gibi egolar odaya saçılmıştı.
Ego, saklı bahçemizdir. Egomuz, yüksek duvarlar üzerinde dikenli tellerle çevrili sınırlarımızın içinde yer alır. Anlayamayız bazen gerçekten uğradığımız bir haksızlığa mı yoksa gerçeklerle yüzleşmemizde mi ego patlar? Suskun bir volkan huzurunda iken bizi kabına sığmaz bir alev yumağına çeviren tetikleyen nedir? Bir ses tonu, bir mimik, bir sözcük mü? Hangisi bizi kışkırtır hiç düşündünüz mü?
Bir satış eğitiminde müşteriyi bizden uzaklaştıran kullanılması yasak sözcükler diye bir liste vermişlerdi: Ama, fakat, imkansız, saçmalama, problem sizde, bilmem, belki, tekrar arayınız gibi.
En çok dikkatimi çeken sözcük de “saçmalama”ydı. Bir dinamit etkisi yaratan bu kelimeyi on yaşındaki bir kız çocuğunun amcasına söylerken duyduğumda çok üzülmüştüm.
Ailelerde şöyle bir izlenim vardır. Çocuk tüm kötü şeyleri sokaktan, okuldan öğrenir. Ne yazık ki anne babalarımızın kötü bir taklidir çocuklar. Ağzımızdan çıkanı kulağımız bir duysa."Gene saçmaladın bir sus" yerine “söylediklerini bir daha düşünsen” veya "saçma sapan bir çözüm bu" yerine “değişik bir çözüm” diyebilsek.
Frank Farrelly, akıl hastanesinde bir hastası, kendisinin İsa’nın sevgilisi olduğunu ilan etmiş. Farrelly bir gün hastasının yanına gitmeden önce hastabakıcıyı köşeye çekip bir şeyler fısıldamış ve birlikte girmişler hastasının yanına. Hastası onları görünce yine “Ben İsa’nın sevgilisiyim’’deyince hastabakıcı elleri cebinde alaycı “Yaaa yaa o da hep senden bahsedip duruyor,” demiş. Kırk beş dakika suskun kalan Farelly’in hastası sonunda bağırarak ”Bak, bir daha bu İsa'nın, saçmaladığını duymak istemiyorum,” demiş.
Günümüzde dürüst ve net konuşmak yerine senaryolar yazıyoruz, seçtiğimiz sözcüklerle kendimizi ve karşımızdakini kışkırtıyoruz, çözümsüzlüğe yol açıyoruz.
Yıllar süren davadan psikolojisi bozulan bir dostum gittiği terapistinin ikinci seansında, psikolojisini bozanın, davanın uzaması değil, kendisine her mahkemeden önce korku dolu sözcükler yükleyerek kışkırtanın kendi avukatının olduğunu fark etmişti.
Eskimolar "kar"ı yetmiş kadar sözcükle anlatırlarmış. Richard Bandler derki “Peki bu, Eskimolar denilen bir kabilede büyümüş insanların bizimkinden farklı duyusal aygıtları olduğu anlamına mı gelir? Hayır, Benim kavrayışıma göre, dil bir grup insanın biriktirerek artan bilgeliğini gösterir. Dil, potansiyel bakımdan sonsuz sayıdaki duyusal deneyimlerden, insan deneyimlerinde tekrarlanarak dili geliştiren ve anlamasına katkıda bulunan şeyleri çıkarır.”
Aldous Huxley “Bir dili öğrenmeye başladığınızda sizden önce yaşamış olan insanların bilgeliklerini miras almış olursunuz,” der.
Aile, şirket ve her nerede olursak olalım yaşamış olduğumuz sınırlı deneyimler doğrultusunda öğrendiğimiz sözcükler, bir sonraki nesillere miras kalacaktır.
Kullandığımız sözcükleri özenle seçmeyi öneriyorum. Sözcükler, ses tonları ve mimiklerle ya bir ateş olur yakar ya da bir bal olur yılanı huzursuz eder deliğinde.
Neyi ne zaman niçin söylenmeyeceğini biliyor musunuz?
Kaynak: Prenslere Dönüşen Kurbağalar/Richard Bandler ve John Grinder

Yorumlar
Yorum Gönder